*BEN TÜRK MİLLİYETÇİSİYİM* DİYENLERİN DİKKATİNE!

VAR MISINIZ ÖZ ELEŞTİRİ YAPMAYA, SORGULAMAYA?
Artık lafı dolandırmanın, birbirimizi idare etmenin, geçmişin hatırına bugünün yanlışlarını görmezden gelmenin zamanı geçti.
Ben Türk milliyetçisiyim diyen herkese açıkça soruyorum:
Gerçekten Türk milliyetçisi misiniz, yoksa size öğretilmiş birkaç sloganı tekrarlayan siyasi bir taraftar mısınız?
Çünkü bu ikisi aynı şey değildir.
Türk milliyetçiliği, tarih boyunca yalnızca bir aidiyet duygusu olmadı. Aydınlanmanın, çağdaşlaşmanın, Türkleşmenin, demokratikleşmenin, özgürleşmenin, bağımsızlığın ve emperyalizme karşı direnişin fikrî zemini oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolu açan büyük dönüşümün temel unsurlarından biri oldu.
Bizim milliyetçiliğimizin dünyadaki birçok milliyetçilikten ayrıldığı temel nokta da budur.
Peki bugün ne hâle geldik?
İşte asıl konuşmamız gereken mesele budur.
Türk milliyetçiliği zaman içerisinde siyasetin dar koridorlarına sıkıştırıldı. Soğuk Savaş’ın korkuları ve refleksleriyle biçimlendirildi. Güvenlikçi anlayışın içerisine hapsedildi. Bir dönem komünizm karşıtlığı üzerinden tanımlandı, başka dönemlerde ümmetçi siyasetle yan yana getirildi. Özgür düşünce geri plana itildi. Demokratikleşme ertelendi. Sorgulama “itaatsizlik”, eleştiri “ihanet”, farklı düşünce “düşmanlık” gibi görülmeye başlandı.
Sonuç ortada.
Yönetmeye talip olması gereken bir fikir hareketi, zaman zaman yönetilenlerin yedeği hâline getirildi.
Bunu söylemek zorundayız.
Çünkü Türk milliyetçiliği, iktidarların ihtiyaç duyduğu zaman mobilize ettiği bir kalabalık olmak için doğmadı.
Türk milliyetçiliği, iktidarların peşinden gitmek için değil, Türk milletinin geleceğine yön vermek için doğdu.
Birileri bize sürekli “itaat” etmeyi öğrettiyse, bugün ilk yapmamız gereken şey bunun hesabını sormaktır.
Bilginin yerine itaat koyarsanız cehalet üretirsiniz.
Özgür düşüncenin yerine tabuları koyarsanız dogma üretirsiniz.
Aklın yerine kör bağlılığı koyarsanız şahsiyet değil, taraftar üretirsiniz.
Eleştirinin yerine korkuyu koyarsanız fikir hareketi değil, kapalı bir cemaat yapısı oluşturursunuz.
Ve kusura bakmayın ama sadece emir bekleyen insanlardan büyük bir ülke kurulmaz.
Türkiye’nin geleceğini kuracak insan; düşünecek, sorgulayacak, itiraz edecek, araştıracak, bilim üretecek, teknoloji geliştirecek, sanat yapacak ve gerektiğinde kendi liderine, kendi teşkilatına, kendi siyasi anlayışına bile “Yanlış yapıyorsunuz” diyebilecektir.
Bunu yapamıyorsak milliyetçilik iddiamızı yeniden gözden geçirmek zorundayız.
Çünkü milliyetçilik, sadece düşmana karşı yüksek sesle bağırmak değildir.
Milliyetçilik, kendi ülkesindeki yanlışa da aynı cesaretle karşı çıkabilmektir.
Bir nehir kirletiliyorsa buna karşı çıkmak milliyetçiliktir.
Orman yok ediliyorsa karşı çıkmak milliyetçiliktir.
Tarım alanları talan ediliyorsa karşı çıkmak milliyetçiliktir.
Hukuk çiğneniyorsa karşı çıkmak milliyetçiliktir.
Yoksulluk büyüyorsa bunu dert edinmek milliyetçiliktir.
Gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyorsa bunun nedenlerini sorgulamak milliyetçiliktir.
Devlet kurumları liyakat yerine sadakatle yönetiliyorsa buna itiraz etmek milliyetçiliktir.
Kadınların, çocukların, emekçilerin, yurttaşların hakkı gasp ediliyorsa susmamak milliyetçiliktir.
Milliyetçilik yalnızca sınırda nöbet tutmak değildir; ülkenin tamamına sahip çıkmaktır.
Ama biz ne yaptık?
Düşmanı görünce alarm veren, kendi mahallesindeki yanlışları görünce susan bir anlayış geliştirdik.
Kendimizden olanın yanlışını savunmayı “dava adamlığı”, itiraz edeni ise “hainlik” zannettik.
Böyle olmaz.
Yanlışın sahibi kim olursa olsun yanlıştır.
Devlet yapıyorsa da yanlıştır.
Parti yapıyorsa da yanlıştır.
Lider yapıyorsa da yanlıştır.
Ülküdaşımız yapıyorsa da yanlıştır.
Biz yapıyorsak da yanlıştır.
Türk milliyetçiliğinin ihtiyacı olan şey tam olarak budur:
Kendi kendisine hesap sorabilen bir siyasi ve fikrî hareket.
Bugün dünyanın merkezinde bilim ve teknoloji var.
Yapay zekâ, kuantum teknolojileri, biyoteknoloji, nanoteknoloji, uzay teknolojileri, yeni enerji sistemleri ve ileri üretim teknikleri ülkelerin geleceğini belirliyor.
Biz hâlâ birbirimize “Sen benden daha mı milliyetçisin?” diye soruyoruz.
Dünya Mars’ı, kuantumu, yapay zekâyı ve yeni nesil teknolojileri konuşurken biz birbirimizin geçmişini, mezhebini, teşkilatını, makamını ve kimin kime daha yakın olduğunu tartışıyoruz.
Böyle milliyetçilik olmaz.
Türk milliyetçiliği çağın gerisinde kalamaz.
Çağı okuyamayan bir milliyetçilik, sonunda tarihin konusu olur.
Biz 20. yüzyılın önemli bir bölümünü dünyayı yeterince takip edemeden geçirdik.
21. yüzyılı da kaçırırsak bunun bedelini yalnızca biz değil, gelecek kuşaklar öder.
Benim milliyetçilik anlayışım nettir:
Türklüğü geçmişin hatırası olarak değil, geleceğin iddiası olarak görmek.
Türk insanını bilimde, teknolojide, ekonomide, sanatta ve siyasette dünyanın öncü toplumlarından biri hâline getirmek.
Türk devletini güçlü kılmak ama gücü yalnızca silah sayısıyla ölçmemek.
Güçlü ekonomi.
Güçlü eğitim.
Güçlü hukuk.
Güçlü demokrasi.
Güçlü bilim.
Güçlü teknoloji.
Güçlü kültür.
Güçlü sanat.
Ve bütün bunların üzerinde güçlü bir millî irade.
İşte gerçek bağımsızlık budur.
Türk milliyetçiliğini yalnızca güvenlik doktrinine indirgeyenler, onu siyasetin gerçek öznesi olmaktan çıkarıp sürekli bir “yedek kuvvet” konumuna mahkûm ederler.
Sonra da seçimden seçime hatırlanır, ihtiyaç olduğunda çağrılır, görev bittiğinde kenara bırakılır.
Ben buna razı değilim.
Türk milliyetçiliği kimsenin yedek lastiği değildir.
Hiçbir siyasi yapının ihtiyaç duyduğunda kullandığı bir aparat değildir.
Hiçbir iktidarın arka bahçesi değildir.
Hiçbir liderin kişisel kariyer basamağı değildir.
Türk milliyetçiliği, Türk milletinin geleceğine ilişkin bağımsız bir fikir ve siyaset iddiasıdır.
Bu nedenle artık “Biz kimin yanında duracağız?” sorusunu değil,
“Biz neyin yanında duracağız?”
sorusunu sormamız gerekiyor.
Kişilerin değil, ilkelerin yanında.
Makamların değil, milletin yanında.
Korkunun değil, özgürlüğün yanında.
Taassubun değil, aklın yanında.
Cehaletin değil, bilimin yanında.
Biatın değil, iradenin yanında.
Haksızlığın değil, adaletin yanında.
Ve kim yaparsa yapsın yanlışın karşısında.
Bizim ülkücülük anlayışımız da buydu.
Ülkücü kurşun asker değildi.
Ülkücü tapınak şövalyesi değildi.
Ülkücü siyasi liderlerin peşinden sorgusuz sualsiz yürüyen bir kalabalık değildi.
Ülkücü; aklını kullanan insandı.
Bilgiyi rehber edinen insandı.
Bilimden korkmayan insandı.
Okuyan, araştıran, sorgulayan ve gerektiğinde itiraz eden insandı.
Zulme boyun eğmeyen insandı.
Haksızlık karşısında susmayan insandı.
Devletine bağlı ama yanlış yönetime itiraz edebilen insandı.
Milletinin derdini kendi derdi bilen insandı.
Ahlakı, adaleti, hukuku, özgürlüğü ve demokrasiyi savunan insandı.
Kendisine makam verildiğinde milletine tepeden bakmayan insandı.
Güç eline geçtiğinde başkasının hakkını çiğnemeyen insandı.
Ve en önemlisi:
Ülkücü, kendisini de sorgulayabilen insandı.
Bugün bütün mesele burada düğümleniyor.
Biz kendimizi ne kadar sorgulayabiliyoruz?
Kendi yanlışlarımızı kabul edebiliyor muyuz?
Kendi liderimizi eleştirebiliyor muyuz?
Kendi teşkilatımızın yanlışına “yanlış” diyebiliyor muyuz?
Kendi siyasi çıkarımızla milletin çıkarı çatıştığında hangisini seçiyoruz?
Bunlara dürüstçe cevap veremiyorsak önce “Türk milliyetçisiyim” demek yerine, “Ben nasıl bir milliyetçiyim?” sorusunu sormalıyız.
Çünkü milliyetçilik bir rozet değildir.
Bir sosyal medya profil fotoğrafı değildir.
Bir slogan değildir.
Bir bozkurt işareti değildir.
Bir makam değildir.
Bir parti üyeliği hiç değildir.
Milliyetçilik bir sorumluluktur.
Ve sorumluluk sahibi insan, önce kendisine hesap sorar.
Bugün Türk milliyetçiliğinin en büyük ihtiyacı yeni bir slogan değil, yeni bir zihniyettir.
Sivil bir milliyetçilik.
Demokratik bir milliyetçilik.
Bilimsel bir milliyetçilik.
Özgürlükçü bir milliyetçilik.
Üreten bir milliyetçilik.
Dünyayı okuyabilen bir milliyetçilik.
Devlet yönetmeye hazırlanan, kadro yetiştiren, proje üreten, ekonomi bilen, teknoloji bilen, hukuk bilen, diplomasi bilen, eğitim politikası üreten bir milliyetçilik.
Yani yalnızca muhalefet etmeyi değil, iktidara geldiğinde ne yapacağını bilen bir milliyetçilik.
Çünkü asıl soru şudur:
Biz yönetmeye hazır mıyız?
Yoksa yalnızca başkalarının yönettiği sistemlerde kendimize bir yer aramaya mı devam edeceğiz?
Ben artık bunun tartışılmasını istiyorum.
Türk milliyetçileri, Türkçüler, ülkücüler, Atatürkçüler ve vatanseverler birbirlerine düşmanlık ederek Türkiye’yi değiştiremezler.
Önce kendi aramızdaki küçük iktidar mücadelelerini, kişisel hesapları, kibri ve nefsani rekabeti aşmak zorundayız.
Çünkü bugün bizi zayıflatan şey yalnızca dışarıdaki tehditler değildir.
Bizi zayıflatan, içeride birbirimizi tüketmemizdir.
Birbirimize güvenmiyoruz.
Birbirimizi dinlemiyoruz.
Birbirimizi anlamaya çalışmıyoruz.
Kendi içimizde küçük iktidar alanları oluşturuyor, sonra da ülkeyi değiştireceğimizi söylüyoruz.
Bu bir çelişkidir.
Eğer gerçekten milliyetçiysek, kişisel çıkarlarımızı milletin çıkarının önüne koyamayız.
Eğer gerçekten ülkücüysek, kendi egomuzu ülkünün önüne koyamayız.
Eğer gerçekten Türkçüysek, Türk milletinin geleceğini kendi küçük hesaplarımızın üzerinde tutmak zorundayız.
İşte bugün ihtiyacımız olan öz eleştiri budur.
Artık birbirimize “Sen hangi taraftasın?” diye sormayı bırakıp,
“Sen ne üretiyorsun?”
diye sormalıyız.
“Sen kimin adamısın?” yerine,
“Sen hangi fikrin adamısın?”
demeliyiz.
“Kim seni destekliyor?” yerine,
“Sen hangi projeyi ortaya koyuyorsun?”
demeliyiz.
Çünkü çağ değişti.
Siyaset değişti.
Savaş değişti.
Ekonomi değişti.
Teknoloji değişti.
İnsan değişti.
Ama bizim bir kısmımız hâlâ eski dünyanın diliyle yeni dünyayı anlamaya çalışıyor.
Artık yetmez.
Türk milliyetçiliği yeniden düşünülmek zorundadır.
Korkmadan.
Tabulara teslim olmadan.
Kimseye eyvallah etmeden.
Geçmişimizin değerlerini koruyarak ama geçmişin kalıplarına hapsolmadan.
Bizim yeniden büyük bir fikir hareketine ihtiyacımız var.
Bilim insanlarını yetiştiren.
Sanatçılarını destekleyen.
Gençlerine gelecek veren.
Kadınlarını özgür ve eşit yurttaşlar olarak gören.
Çevresini koruyan.
Hukuku üstün tutan.
Demokrasiyi savunan.
Devleti güçlü ama yurttaşı özgür kılan.
Dünyayı bilen ve Türkiye’yi dünyada söz sahibi yapan bir milliyetçilik.
İşte benim istediğim Türk milliyetçiliği budur.
Ve şimdi açıkça söylüyorum:
Bu ülkenin geleceğini başkalarının insafına bırakamayız.
Türk milliyetçiliğini yeniden siyasetin gerçek öznesi hâline getirmek zorundayız.
Bunun için önce kendimiz değişeceğiz.
Sonra anlayışımızı değiştireceğiz.
Sonra siyasetimizi değiştireceğiz.
Ve sonunda Türkiye’yi değiştirecek kadroları yetiştireceğiz.
Bunun yolu sloganlardan değil, bilgiden geçiyor.
Bunun yolu itaattan değil, iradeden geçiyor.
Bunun yolu korkudan değil, cesaretten geçiyor.
Bunun yolu taassuptan değil, akıldan geçiyor.
Bunun yolu kişisel çıkarlardan değil, millet sevgisinden geçiyor.
Ve bunun ilk şartı da şudur:
Kendimize dürüst olacağız.
Çünkü gerçek bir milliyetçi, önce kendisine hesap sorar.
Şimdi soruyorum:
BEN TÜRK MİLLİYETÇİSİYİM DİYENLER…
VAR MISINIZ ÖZ ELEŞTİRİ YAPMAYA?
VAR MISINIZ TABULARI SORGULAMAYA?
VAR MISINIZ KENDİ İÇİMİZDEKİ YANLIŞLARLA YÜZLEŞMEYE?
VAR MISINIZ BİAT KÜLTÜRÜNÜ DEĞİL, AKLI VE ÖZGÜR İRADEYİ SAVUNMAYA?
VAR MISINIZ TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİ YENİDEN SİYASİ VE FİKRÎ BİR ÖZNE YAPMAYA?
Çünkü artık mesele kimin daha çok slogan attığı değildir.
Mesele, kimin geleceği kurabileceğidir.
Ve benim için Türk milliyetçiliğinin asıl sınavı tam da burada başlıyor.
Ya geçmişin sloganlarına sığınacağız ya da Türk milletinin geleceğini kuracağız.
Ben ikinci yolu seçiyorum.
Siz var mısınız?

{DR. MUZAFFER KILIÇ}