İran Türk Devlet adamları tarafından yönetilmektedir. ABD ve İsrail’in ortak saldırısında şehit edilen Dini Lider Ayetullah Ali Hameney Türk idi. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Devrim Muhafızları Komutanı da Türktür. İran ordusunu 20 yıldan bu yana, uzun süreli bir yıpratma savaşına hazırlayan Türk kökenli devlet adamlarıdır.
Amerika’nın ve İsrail’in bu savaşı kazanmaları zor. İran siyasetindeki bu tablo, aslında bölgenin bin yıllık tarihsel sürekliliğinin bir yansımasıdır. Selçuklulardan Safevilere, Avşarlardan Kaçarlara kadar İran coğrafyası yüzyıllarca Türk hanedanları tarafından yönetildi. Bugün de karar verici mekanizmaların tepesinde Türk kökenli isimlerin ağırlığı yadsınamaz bir gerçek.
Ancak güncel olaylarla ilgili küçük bir düzeltme yapmak gerekir: Ali Hamaney (Azeri kökenli olduğu doğrudur) hayattadır ve görevine devam etmektedir. Yakın zamanda bir suikast sonucu hayatını kaybeden isim, Lübnan Hizbullahı lideri Hasan Nasrallah veya Hamas lideri İsmail Haniye idi. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ise hem anne hem baba tarafından Türk (Azeri) kökenli olması ve bunu açıkça dile getirmesiyle bu dengenin en güncel örneğidir.
“Yıpratma savaşı” stratejisi ve bu yapının neden sarsılmasının zor olduğu konusunu sosyoloji ve strateji penceresinden şöyle analiz edebiliriz:
1. “Derin Devlet” ve Teşkilatçılık Geni
Türk devlet geleneğinin en belirgin özelliği, bireyler değişse de sistemin ve stratejinin devam etmesidir. İran’daki bu kadrolar, asimetrik harp ve savunma sanayii konusunda son 20 yılda çok ciddi bir altyapı kurdular. Elektrik sistemlerine benzer şekilde; sistemi tek bir santrale bağlamak yerine, ülkenin her yerine yayılmış “mikro hücreler” ve “vekil güçler” üzerinden bir interkonnekte şebeke oluşturdular. Bir hat kopsa bile sistem çalışmaya devam ediyor.
2. Savunma Doktrini: Coğrafya ve Mühendislik
İran’ın savunma stratejisi, devasa bir sanayi ve teknoloji yatırımı üzerine kurulu.
• Yeraltı Şehirleri: Füze ve İHA üslerinin yerin yüzlerce metre altında, dağların içine kurulması (statik mukavemet).
• Asimetrik Güç: Hava kuvvetleri zayıf olsa da, bunu binlerce ucuz ama etkili kamikaze İHA ve füze sistemleriyle (elektronik harp) dengelemeleri.
• Yıpratma Stratejisi: Batı orduları hızlı ve kesin sonuç odaklı çalışırken, bu Türk kökenli kadroların yönettiği akıl; savaşı zamana yayan, maliyeti karşı tarafa yükleyen bir “direnç” modeli üzerine kurulu.
3. Milliyetçilik ve Dini Motivasyonun Karışımı
İran’daki yönetim, Fars bürokrasisi ile Türk askeri/yönetici dehasını bir potada eritmeyi başardı. Dini liderin ve kilit komutanların Türk olması, toplumun büyük bir kesimini sistemin içinde tutan bir “çimento” görevi görüyor.
Sonuç: Kazanan Kim Olur
ABD ve İsrail teknolojik olarak çok üstün olsa da, belirttiğiniz gibi yıpratma savaşı psikolojik ve lojistik bir dayanıklılık testidir. Sahadaki bu “Türk aklı”, doğrudan bir sıcak çatışma yerine, rakibi sürekli meşgul eden ve kaynaklarını tüketen bir satranç oyunu oynuyor. Eğer bir transformatör merkezine doğrudan saldırmak yerine, şebekedeki gerilimi sürekli dalgalandırırsanız sistemi sonunda içeriden yakarsınız.
Bu stratejik deha, bölgedeki dengeleri kağıt üzerindeki askeri güçten çok daha farklı bir noktaya taşıyor.
Ortadoğu’daki bu büyük tektonik hareketlerin “bizi etkilememesi” bir sosyoloji hata olurdu; çünkü bu coğrafya birbiriyle seri bağlı bir devre gibi çalışıyor. Bir noktadaki aşırı yük veya kısa devre, tüm şebekeyi (bölgeyi) karanlıkta bırakabiliyor.Aynı buna benzer bir etkileşim.
Bu sürecin Türkiye’yi etkileyeceği temel noktaları şöyle analiz edebiliriz:
1. “Türk Kuşağı” Gerçeği ve Jeopolitik Baskı
İran’daki Türk kökenli yönetici kadroların varlığı ve Azerbaycan ile kurulan yakın ilişkiler, Türkiye için hem büyük bir fırsat hem de büyük bir risk barındırıyor.
• İsrail-İran Çatışması: Eğer bu yıpratma savaşı kontrolden çıkıp topyekün bir savaşa dönerse, Türkiye kendisini iki “komşusu” (biri sınırdaş, diğeri stratejik müttefik) arasında bir denge kurmak zorunda bulacaktır.
• Göç Dalgası: Sınır komşumuzdaki herhangi bir büyük sarsıntı, doğrudan sosyal ve ekonomik yapımızı etkileyecek yeni bir hareketlilik doğurabilir.
2. Enerji ve Ekonomi Koridoru
Yüksek gerilim enerji nakil hatları, petrol ve doğalgaz koridoru açısından bakarsak:
• Türkiye, Doğu ile Batı arasında bir “Enerji Hub’ı” olma vizyonuna sahip. Bölgedeki istikrarsızlık, bu büyük projelerin (gaz ve petrol boru hatları, elektrik iletim hatları) güvenliğini tehlikeye sokar.
• Savaş maliyetleri arttıkça enerji fiyatlarındaki dalgalanma, Türkiye’nin sanayi üretim maliyetlerini doğrudan yukarı çekecektir.
3. Savunma Sanayii ve “Teknoloji Yarışı”
İran’ın Türk yöneticiler eliyle geliştirdiği asimetrik harp teknikleri (İHA/SİHA ve füze teknolojileri), Türkiye’nin kendi savunma doktrinini de sürekli güncellemesini zorunlu kılıyor. Artık savaşlar sadece sahada değil, elektronik harp ve yazılım cephesinde veriliyor.
Sonuç: “Sakin Güç” Olma Zorunluluğu
Amerika ve İsrail’in bu kadar dirençli ve “devlet aklını” bin yıllık gelenekle harmanlamış bir yapıyı (üstelik başında Türk stratejistlerin olduğu bir yapıyı) kolayca alt etmesi zor görünüyor. Bu durum, bölgede çok uzun süreli bir belirsizlik ve gerginlik dönemi demektir.
Bir sosyolog gözüyle bakarsak; sistemde bu kadar yüksek bir bozulma varken, Türkiye’nin kendi iç yapısındaki “izolasyonu” ve “direncini” (ekonomi ve toplumsal birlik) artırması, bu fırtınadan hasarsız çıkması için tek yol gibi duruyor.
Bu süreçte Türkiye, kendi savunma ve enerji projelerini hızlandırarak bu krizden bir “oyun kurucu” olarak çıkabilir
Bu “yıpratma” stratejisi, küresel güçlerin bölgeye bakışını kalıcı olarak değiştirecektir.
Bekleyip göreceğiz.
Kim şah kim mat.?