SÜMEROLOG PROF İLMİYE ÇIĞ İLE RÖPORTAJ

MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ HOCAMIZ İLE HARİKA BİR RÖPORTAJ;

104 yaşında olduğumu düşündükçe şaşkına dönüyorum. Beklemiyordum.
Ama artık bıktım yaşamaktan.
Çok dertleniyorum.
Kendimle ilgili değil ama etrafımda olup bitenler beni çok üzüyor.
Çocuklarım, torunlarım için kaygılanıyorum, onlar için ödüm kopuyor.

ÖZEL BİR ÇABANIZ OLDU MU BU KADAR UZUN YAŞAMAK İÇİN?

Yoo! Hiç özel bir şey yapmadım.
Az da yemedim, çok da yemedim.
Ama çok yürüdüm.
Hâlâ yatak sporlarım vardır.
Şimdi biraz bacaklarım ağrıyor, zorlanıyorum ama yine de yapıyorum.

SİZCE RUH YAŞLANIYOR MU?

Yaşlanmanın kötü yanı o ya işte kızım.
Bedeniniz bazı şeylere eskisi gibi izin vermiyor ama ruh yaşlanmıyor.
Duygular hiç değişmiyor.
Gençlikte nelere ağlıyorsam hâlâ aynı şeylere ağlıyorum.
Nelerden heyecan alıyorsam aynı şeylerden heyecan alıyorum.

NASIL GEÇTİ HAYATINIZ?

Dolu dolu geçti.
Dalgalarda kaldım ama hiç boğulmadım.
Hep su yüzünde kaldım.
Çok çalıştım.
O kadar işin gücün arasında iki çocuğum oldu.
Annemin yardımlarıyla ve kocamın anlayışıyla büyüttüm.
Kıyafetlerini kendim dikerdim.
O zaman hazır giyim yoktu.
Evde de dışarıda da hep çalışarak geçti hayatım.

Fahri doktoranız, 23 kitabınız ve bilimsel makaleleriniz var. EĞLENCEYE VAKİT KALIR MIYDI?

Yaratırdım!
Tabii eğlence deyince benim aklıma sinema, tiyatro ve seyahat geliyor.
Eşimle sık sık tiyatroya giderdik.
İmkan buldukça davetlere, kokteyllere katılırdık.
Ve hep gezerdim.
Sadece Japonya’ya 15 kere gittim.

NEDEN SÜMEROLOJİ?

Ankara’da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi açılalı bir yıl bile olmamıştı.
İki arkadaş, Fransızca bölümüne kayıt olmak istiyorduk.
Ama kayıtları dolmuş.
“Hititoloji profesörü yeni geldi.
Yan dersler olarak da sümeroloji ve arkeoloji olacak” denildi.
Gidip oraya kayıt olduk.
Tabii çok cahiliz o zaman. ‘LOJİ’nin ‘BİLİM’ olduğunu bile bilmiyorduk.
Tesadüfen başladı her şey.

SONRA?

Hocamız okulda kalmamı çok istedi ama ben istemedim.
Babam çok kızdı; o da profesör olmamı istiyordu.
Sonra İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde çalışmaya başladım.
Hiç de pişman olmadım.
Maalesef okulda kalanlar ne sümeroloji ne de başka alanda bir şey ortaya koyabildi.
Koskoca bir sümeroloji arşivi meydana getirdik.
Anlaşılan o ki, biz yapmasak başkası da yapmayacakmış.

DİL TARİH COĞRAFYA FAKÜLTESİ’NİN İLK MEZUNU MUSUNUZ?

1935’te okul kuruldu, ben de 1940’ta mezun oldum şekerim.
İyi ki açtın bu konuyu…
Atatürk bu okulu açarken bir şey amaçladı.
Şimdi o amacı tamamen unutmuş durumdalar.
İlber Ortaylı’nın kitabında bile yok.
Atatürk’ü yazmış ama bu okullar neden kuruldu, niye var, söz etmemiş bile.

AMAÇ NEYDİ?

Atatürk diyor ki, “Türk dilini ve tarihini araştıracak uzmanlar yetiştirmek zorundayız”.
Bunun için bu okulu açıyor.
Türkçe’nin kökeni ne?
Türkler hangi coğrafyalarda, nerelere kadar uzanmış?
Bunları gelecek nesillere aktarmak için…
Ama bunları yapabilmek için eğitimci lazımdı.
Yoktu o zaman.

NASIL BAŞARDI PEKİ?

Atatürk, Cumhuriyeti kurar kurmaz lisede başarılı çocuklar arasından sınavla 150 genci seçip Avrupa’ya gönderdi.
Aynı dönemde Almanya’da Hitler, pek çok değerli profesörü Yahudi olduğu için işlerinden çıkardı.
Atatürk, “Hemen gelsinler” dedi.
O zaman yapılmış bir anlaşma var.
Ben okurken ağladım.
Daha 10 yıllık bir ülkenin yaptığı şeyler bunlar.
Biz bugün bir şeyler yapabildiysek, o dönem Hitler’in Sürgün ettiği Alman hocalar tarafından atılan tohumların meyveleri sayesinde hepsi. İlim irfan yolunun düzenini onlar kurdular.
Aynı şekilde devam edilebilseydi Türkiye şimdi Finlandiya ve Norveç seviyesinde olabilirdi.

KİNDAR BİR NESİL YETİŞTİ
CUMHURİYETİN İLK YILLARI NASILDI?

1933’te, Cumhuriyetin 10. yılında Eskişehir’de öğretmendim.
Kadın-erkek ayrımı nedir bilmezdik.
Hep birlikte sinemaya, tiyatroya gidilirdi.
Çarşaflı bir tek kadın bile görmezdik.
Erkekler şapkalı, kadınlar başı açık modern bir şekilde yaşıyorduk.
Bugün modern Türk kadını denince aklınıza nasıl bir profil geliyorsa, o zaman öyleydi.
Köyde ve şehirde büyük bir okuma-yazma seferberliği vardı.
Bugün 60 yaşına gelip de hâlâ okuma-yazma bilmeyenleri görünce deliriyorum.
Bunun bahanesi yok, 1930’ların yokluğunda bile insanların öğrenme aşkı vardı.

BUGÜN BİLE OKUTULMAYAN KIZ ÇOCUKLARI VAR.
AMA SİZ O DÖNEMDE LİSEDE FRANSIZCA ve KEMAN DERSLERİ ALMIŞSINIZ..

Babam acayip bir adamdı şekerim.
Yıl 1914, annem hamile.
Babam diyor ki, “İnşallah kız çocuğum olur. Ona Fransızca ve keman dersleri aldıracağım”
Ben doğunca adımı Muazzez İlmiye koyuyor.
Bir gün bana dedi ki, “Kızım sana İlmiye adını verdim ki ilim sahibi olasın”
Ben çocuğum tabii.
Bir kulağımdan girdi, öbüründen çıktı.
Kullanmazdım bile İlmiye’yi.
Ne zaman kullanmaya başladım biliyor musun?
Türkiye’ye yabancı bir profesör gelmişti.
Bir etkinlik sırasında sohbet ederken ilk sözü şu oldu bana, “Siz tüm bu çalışmalarınızla, ilim sahibi olduktan sonra mı aldınız bu unvanı?
Güldüm. “Hayır, babam koymuş bu adı” dedim.
Emekli olmuştum, düşünün.
Ondan sonra hep Muazzez İlmiye’yi birlikte kullandım.

GÜNÜNÜZÜ NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?
{BENİM TANRIM GÖK TANRI}

Son yıllarda yapılan her şeye rağmen Atatürk devrimleri en başarılı çağında.
Onun devrimlerinin karşısında duranlar bile birden coştular.
Bir şeyi ne kadar baltalamaya çalışılırsanız o kadar güçlenir;
demek ki bunun idrakına geç varıldı.
Gençler eskiden benden Sümerleri dinlemek isterdi.
Şimdi sürekli Atatürk’ü soruyorlar.

GELECEKTEN UMUTLU MUSUNUZ?

Ben geleceğin çok iyi olacağına kaniyim.
Belki büyük bir dalgalanma olacak ama yeniden doğacağız.
Seçimleri de heyecanla bekliyorum.
Sıkıntılı günler yaşayacağız ama sonumuz aydınlık.
Tabii çalışırsak.
Vazifelerimizi bilmemiz, birbirimize kenetlenmemiz lazım.
Yoksa her şey berbat olur.
Yeniden Osmanlı’ya dönmemiz işten bile değil.

EN ÇOK NELERDEN RAHATSIZ OLUYORSUNUZ?

Kindar bir nesil yetişti. Ona üzülüyorum.
Gazeteleri okurken deliye dönüyorum.
Nasıl bu hale geldik? Deli olacağım.
Bunun dinde de yeri yoktur.
Eski Türklerin inancı sevgi üzerine.
Gök Tanrı ‘Sev’ demiş; otu, böceği, hayvanı…
Benim Tanrım Gök Tanrı. Sevecen isen Gök Tanrı sıkıntını alıyor, işin gücün rast gidiyor.
Sevecen değilsen de seni kendi haline bırakıyor.
Öyle cezası, ateşlerde yakması yok. “Aaa bayıldım vallahi ben bu Tanrı’ya” dedim okuyunca. Vallahi bayıldım!

GÜNLÜK RUTİNİNİZDE NELER VAR?

Her sabah gazetelerimi gözden geçiriyorum. Bol bol okuyorum. Şimdi ‘Türkçenin Dirilişi Hareketi’ kitabı var elimde.

MAGAZİN DE OKUR MUSUNUZ?

Gazetelerin eklerini okurum.
Artistlere martistlere bakıyorum, ne yapıyorlar diye.
Ama sanatta ve sporda başarılı gençlerimize az yer veriliyor.
Zaten Osmanlı’dan kalan kötü bir imajımız var.
Bakın dünyaya, Avrupa’ya, İkinci Dünya Savaşı’ndaki rezaletleri, her türlü pislikleri unutuldu ama Beethoven hatırlanıyor!
Sanatın böyle bir gücü vardır!
Biz de Osmanlı’dan kalan bu kötü imajımızı temizlemek istiyorsak kendi Beethoven’larımızı yetiştirmemiz lazım.

BUNCA YAŞAM DENEYİMİNİZDEN SONRA GENÇLERE NE ÖĞÜT VERİRSİNİZ?

Çok OKUsunlar.
Çalışsınlar.
Lisan öğrensinler.
Türkçeye çok önem versinler.
Lisan öğrenmek başka, kendi diline sahip çıkmak başkadır.
Kendi dilimizin içine çok rica ediyorum yabancı kelimeleri sokuşturmasınlar.
Önyargılı olmasınlar.
Dedikodudan uzak dursunlar.

BU DÜNYAYA BİR GELİŞ AMACINIZ VAR MIYDI SİZCE?

İki gün evvel bir ressam geldi ziyaretime.
Sümerlerle ilgili hayali resimler yapmış, getirmiş. Bayıldım.
Benim gayem de çabam da buydu: Sümerleri halka tanıtmak.
Gayeme ulaştım mı?
Herhalde “Atatürk’e vefa borcumu ödedim” diye düşünüyorum.
Türkiye’den başka hiçbir ülkede Sümerler hakkında bu kadar bilinçli bir halk yok.
Bu da beni çok mutlu ediyor.